30 Kasım 2007 gecesi World Focus havayollarına ait Atlas Jet Havayolları tarafından kiralanan kk4203 sefer sayılı md83 tipi yolcu uçağı saat 01:36’da Süleyman Demirel Havalimanına iniş için alçalırken Keçiborlu ilçesinin Çukurören ve Kılıç köyleri arasında radardan kayboldu. Süleyman Demirel Havalimanına 12 km uzaklıkta 1830m yükseklikteki türbe tepenin zirvesine düştü haberi ilk bakışta normal uçak kazalarından biri gibiydi. Olayda 7’si mürettebat 56 kişi yaşamını yitirirken yolcuların kimlikleri ortaya çıktıkça şüphelerde belirmeye başlayacaktı. Uçakta yolcu olarak bulunan Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Arık, araştırma görevlisi Özgen Berkol Doğan, yüksek lisans öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve araştırma görevlisi Mustafa Fidan öleceklerdi.

Bu kıymetli bilim insanlarımız Türk hızlandırıcı merkezi teknik tasarımı ve test laboratuvarları projesinde görevli olan son derece önemli bir alanın çok önemli bilim neferleriydi. Zaten aynı konuda bir çalıştaya gitmekteydiler. Boğaziçi üni. Öğretim üyesi Prof. Dr. Engin arık ise İsviçre’nin, Cenevre kenti yakınlarında kurulan Cern’de ki Atlas deneyinde çalışırken alanının sayılı isimleri arasına girmişti. Ayrıca Ankara’da kurulacak yüksek enerjili ışın oluşturacak ve sanayiden askeriye ye 232 alanda kullanılabilecek bir proje üzerinde de çalışıyordu. Arık başkanlığındaki grup aynı zamanda karanlık madde arayan kast deneyinin de üyesiydi.

Kazanın ardından Ortaya 2 iddia atıldı. Biri kötü bir tesadüf eseri bu değerli insanlar ihmaller zincirinin kurbanı oldu.

2. İddia ise üzerinde çalıştıkları proje ile abartısız Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak bir yana enerji ihracatı yapmasını sağlayacak bu bilim insanlarının suikaste kurban gitmeleri.

Şimdi hepinizin kafasında 2. İhtimalin daha yüksek olduğunu biliyorum ama ben olaya olabildiğince objektif yaklaşarak değerlendirmekten yanayım.

 

İlk ihtimali ele alalım.
Öncelikle firma o dönemler ciddi bir ekonomik sıkıntı içerisinde. Uçaklarının ise ne yazık ki bakımları konusunda ciddi sıkıntılar var.

Düşen uçağa gelirsek uçak World Focus firmasına ait. ilk olarak İran Havayollarına kiralanmak isteniyor. Ancak reddediliyor ve AtlasJet Tarafından kiralanıyor.

Bu süreçten itibaren kazaya kadar sivil havacılık kurumu tarafından 11 kez denetimden geçiyor her defasında birçok sorun bulunmasına rağmen sadece sorunların düzeltilmesi istenip mühlet veriliyor. Fakat sorunlar hiçbir zaman düzeltilmiyor. Ne yazık ki sivil havacılıkta uçuştan men yaptırımına gitmiyor. Sivil havacılığın son ihtarında ise uçağa 1 aylık mühlet tanınmış ve uçak 29. Gün düşmüştür.

Uçaktaki en belirgin sorunlardan biri yere yaklaşma cihazının arızalı olması. Bu cihaz pilotlar için ciddi öneme sahip. Özellikle bu uçağı kullanan pilotların Isparta’ya daha önce hiç uçuş yapmadıklarını göze alırsak iniş esnasında ciddi yardım ve uyarıcı etkisi olan bu cihazın arızalanması ölümlü sonun sebebi dahi olabilir.

Avukat Şehnaz Doğan’ın aktardıklarına göre ise işler bununla kalmıyor.
Resmi belgelere göre Uçuş İşletme Başkanlığını George Cosmo’nun yaptığı görülmekte. Fakat bu kişinin yöneticilik belgesi sivil havacılık genel müdürlüğü tarafından onaylı değil. World Focus’a düşen uçak için verilen ruhsat tarihi 2005 yılı. Bu tarihten itibaren 8 denetleme geçirmesine rağmen denetlemelerin tamamında Geroge Cosmo’nun yönetici personel onay belgesi yok. George Cosmo nerede peki? Ortalarda yok. Dava da ise yargılanmadı.

Peki eğitim başkanı kim? Faruk Çamlı. World Focus’un mahkemeye sunduğu belgelerde Faruk Çamlı’ya Eğitim Başkanı olarak ödeme yapıldığı yer alıyor. Fakat pilotların eğitiminden sorumlu bu kişinin sertifikası yok. Peki Faruk Çamlı nerede? Uçak düştüğünde İran’da ve açıklamasına göre daha önce hiç Eğitim Başkanlığı görevini üstlenmemiş. Yani görevi kağıt üstünde.
Daha bitmedi. Kaza önleme ve uçuş emniyet görevini ise Serdar Öztürk yürütmekte fakat onunda “Yönetici Personel Onay Belgesi” Sivil Havacılık Kurumu tarafından onaylı değildir. Yani kazaları önleyecek kişinin Sivil havacılık tarafından onay belgesi yok.

Bitti mi bitmedi.
Uçağın World Focus ve AtlasJet arasında resmi bir sözleşmesi dahi bulunmamakta. Mahkemeye sözleşme diye sunulan belge ise skandalın boyutlarını gösteriyor. Sözleşmede uçuş ücreti “28 Kasım’da ödenecektir” yazıyor. Fakat sözleşme 29 Kasım’da imzalanmış görünüyor. Buradaki kelime hatası çok önemli. “Ödenmiştir” demiyor “ödenecektir” diyor. Yani belli ki sözleşme kazadan sonra apar topar hazırlanmış. Öyle ki tarihlerle oynanırken kelime hatası gözlerinden kaçmış.

Sivil havacılık talimatları yasasına göre işletmelerin kalite yönetim toplantıları yapılması ve sonuç raporlarının taraflarına iletilmesi isteniyor. Ortada ne böyle bir toplantı var ne de rapor.

Uçakta eksik olanlar bu kadar değil. Yakıtta eksik. Kurallar gereği herhangi bir iniş problemi olması durumunda alternatif yakın bir hava alanına iniş yapabilmek için ekstra yakıt koyulması gerekiyor. Yani daha basitçe bir hava muhalefetinden dolayı uçak Isparta’ya inemeyip en yakındaki Antalya havalimanına iniş yapması gerekebilir diye uçağın deposunda Antalya’ya gidecek kadar ekstra yakıt olması gerekiyor. Ama yok! uçakta yangın çıkmamasının sebeplerinden biride bu olabilir. Teorilerden biri ise burada devreye giriyor. Uçakta bulunan flap arızasından dolayı uçak iniş yapamamış yeniden havalanıp dönüş yaparken yakıtı bitmiş ve dağa çakılmış olabilir mi?

Peki kazadan sonra bu şirket ciddi bir denetleme altına alındı mı? 56 cana mal olması ve Türkiye için kritik öneme sahip bilim insanlarının hayatını kaybetmesine rağmen Avukat Şehnaz Doğan’a göre cevap ne yazık ki hayır.

Şimdi gelelim sabotaj iddiasına
Öncelikle kazanın aselsan intiharları ile yakın zamanlarda gerçekleştiği mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Ayrıca düşme olayının kaza olma ihtimalini güçlendirecek birçok eksiklik mevcut. İşte buda akıllara bir suikastı örtbas etmek için en iyi ortam olduğunu getiriyor. Uçak hem teknik sorunları neticesinde sabotaja elverişli hem de olayı örtbas etmek için bahanelere çok uygun. Burada bir parantez açmak istiyorum. Uçağın birçok teknik sorunlarına rağmen kaza kırım raporunda düşme nedenine pilotaj hatası notu düşülmesi kafaları karıştıran bir başka konu. Yapılan otopsilerde pilotların kanında alkole rastlanmıyor. Bir dip not: pilotlar kule ile iniş yapacaklarını haber vermesinden sonra irtibata geçmemiş. Peki iniş yapacak olan uçak neden piste iniş yapmayıp 180 derece döner ve kule ile birdaha irtibata geçmez. Piste iniş yapamayıp pas geçse dahi bunu haber vermesi gerekirdi. Buda olaylara uzaktan elektronik müdahale ile suikastte bulunulduğu ihtimalini getiriyor.

Peki olayın sır perdesini kaldıracak karakutu ne söylüyordu? İşte orası işi daha da gizemli kılıyor. Çünkü karakutu çalışmıyor. Prof. Dr. Saleh Sultansoy ise olayın bir suikast olduğunu düşünüyor. Ona göre Hem Türk hızlandırıcı kompleksine katkılarından hem Cern üyeliğinden hem dedektör fiziğinin Türkiye’de gelişimine katkılarından hem de Toryum konusunda ciddi çalışmalarından dolayı özellikle Engin Arık ve ekibi dış güçlerin hedefindeydi.

Peki Neden?

Kısa adı CERN olan Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü 1954 yılında kuruldu. 1950’li yılların sonlarına doğru ise Türkiye’ye şartsız tam üyelik için teklif gelmişti. Ancak o dönemki yönetim tarafından bu teklif garip bir şekilde reddedilmiş. Yıllar sonra ise Erdal İnönü bu durumu itiraf ederek “Ben şimdi kendimi affedemiyorum” diyerek teklifi doğrulamıştı. Ülkemizin CERN’e katılım süreci 2. Kez Özal’lı yıllar döneminde gündeme geldi. Fakat o dönem yine sebebi belli olmayan sebeplerden süreç bir anda durduruldu. 3. Süreç ise 2001 yılında Uçak kazasında hayatını kaybeden bilim insanı Prof. Dr. Engin Arık ve ekibi ile başladı. Ne yazık ki süreç engellemelerle yeniden durduruldu. Engellemelerde başı çeken o dönemin Tubitak’ı oldu. Tubitak üstü kapalı bir şekilde “bu konularla biz ilgileniriz siz oturun oturduğunuz yerde diyerek” rest çekti. Tabi bu ekibi durdurmadı. Ekibi durduran olay ise TÜBA başkanlığı kapısında patlayan bomba oldu. Bu olayda Türkiye Bilimler Akademisi Başkanı Prof. Dr. Engin Bermek’in oğlu yaralandı ve süreç bu olayla durdu. Karanlık güçler bu olayı ısrarla engellemeye diretiyordu. 2002 yılında duran süreç 2005 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Türk Fizik Derneği Başkanının başı çektiği 15 kişilik ekibin yazdığı mektupla yeniden canlandı. Daha sonra ise Cern üyeliği yeniden başladı.

 

Son durum ise 12 Mayıs 2014 tarihinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Taner Yıldız ve CERN Genel Direktörü Prof. Rolf Heuer Ortak Üyelik Anlaşmasını CERN’de düzenlenen törenle imzalamışlar.  “Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü (CERN) Arasında CERN’de Ortak Üye Statüsü Verilmesi Hakkında Anlaşma”ya dair beyanımızı içeren Mektup’un Dışişleri Bakanlığımız vasıtasıyla 06.05.2015 tarihinde CERN’e ulaştırılmasıyla birlikte Ülkemizin CERN’e Ortak Üyeliği gerçekleşmiştir. Engin hanım bu üyeliğin gerçekleşmesi uğruna canını dişine takmış bu stresli süreçte kanser olmuş meslek aşkı ile kanseri yenmeyi başarmış ve ne yazık ki ülkemizin gelişmesini istemeyenleri yenemeyip Isparta’da vefat etmiştir. Bu günleri göremese de Cern üyeliğimizin baş mimarı Engin Hanımdır.

Tabi bu durumu göz önüne aldığımızda suikast iddialarının aslında ne kadar mantıklı olduğu ortaya çıkıyor. Bitmedi bu iddiaları destekleyen söylemler ise 2019 yılında bir dava dosyasına girdi.

CNN Türk’ün haberine göre:
Sabotaj şüphesindeki bir diğer iddia ise FETÖ’nün Isparta yapılanmasıyla ilgili hazırlanan iddianame. FETÖ’cü Muammer Görgeç’in cep telefonundaki yaklaşık beş dakika süren ses kaydına göre, Görgeç ile kimlikleri tespit edilemeyen iki kişinin Isparta’daki uçak kazasıyla ilgili konuştuğu iddia ediliyor. Şüpheliler’in Görgeç’e “Uçağı İsrailliler düşürdü. Ölen akademisyenler toryum üzerinde çalışıyordu. Çalışmalarda görev alan bir akademisyen uçakta yoktu. O akademisyeni bulup toryum bölgelerini tespit edelim” dediği öne sürülüyor.

Her ne kadar 2 iddiada kuvvetli argümanlara sahip olsa da bizim odaklanmamız gereken asıl mesele çok çalışmamız. Sü uyur düşman uyumaz! Her daim çok çalışmalı ve üreten, geliştiren beyinlerimize sahip çıkmalıyız. Bu zamana kadar sahip çıkamadıklarımızın da hatırasını yaşatmalıyız. Onlar bu ülkenin daha müreffeh bir geleceğe sahip olabilmesi için tüm tehditlere ve engellere rağmen çalışmaktan vazgeçmediler. Bizler bu çabaya ve bu hayatlara layık olmalıyız.